26 Mayıs 2012 Cumartesi

Kayıp Günlük Sayfaları (64)



Gözlerim aralanıyor yavaşça. Başımın sol yanında kuvvetli bir ağrı hissediyorum. Gözlerimi kapatıp tekrar uyumak istiyorum fakat olmuyor. Yeniden aralanıyor gözlerim.

Karşımda boş bir şarap şişesi.
Yerde açık bir defter; karalanmış yer yer…
Üzerinde bir kalem.
Poşetinden çıkmış kitabım baş ucumda ki komedinin üzerinde.

Geceye dair en net hatırladığım şey yalnızlığın bir süre sonra alışkanlık halini aldığını düşündüğümdü. Bir de birkaç şeye ağlamış olabilirim.

Yavaşça doğrulurken hafif bir tebessüm kaplıyor yüzümü. “Neden?” diye sormaları, şanzımanı dağılmış arabamı toplamayı çok öncelerde bırakmışım. Sorular göğsüme vurup, kaburga kemiklerimi kırıp parçalamıyor artık. Artık arabayı da pek önemsemiyorum.


Yayanda giderim ben!

22 Mayıs 2012 Salı

Kayıp Günlük Sayfaları (63)




Gözlerim tik tak sesleriyle ilerleyen saatte. Aklımda öksüz birkaç anı, kalbimde sapına kadar sahiplendiğim, bir piç gibi ardımda bırakamadığım tanımsız acı… Kaltaklaşan hayatın ta kendisi mi yoksa yanar döner ruhum mu? İkisi de değilse nedendir peydahladığım tüm umutları birer birer düşük yapmam? Yıktım ulan tüm şehirleri!

Zihnimin oyunlarından yorulmuş bir halde oturuyordum yatağımın kenarında. Bazı günler çok güçlü bir kadınken bazı günler çelimsizleşiyordum. İşe gitmek için usulca hazırlanmaya koyuldum. Sessizce birkaç lokma atıp ağzıma çıktım evden.

Öğlen saatlerinde telefonumun sesi duyuldu.
“Geleceksin değil mi?” diye sordu bana karşımdaki ses. İçinde ki beklenti ses tonuna yansıyordu.
“Bilemiyorum. Kararsızım biraz…”
“Neden?”
Nedenini bende tam olarak kavrayamadığımdan ne desem, nasıl açıklasam diye düşündüm bir süre. Halimden anlamış olsa gerek. “Sonra konuşuruz.” diyerek kapattı telefonu.

Ara ara nedenini bende tam olarak kavrayamadığım buhranlarım olur benim. Ruhumun ay başısı tutar. Sinirlenir, gerginleşir, hüzünlenir…

Günler ipe iyice asılıp hafta sonuna yaklaşınca bir mesaj aldım “gel lütfen…” Ardından bir yolluk yapıp koyuldum yola, yanımda bir canla…

Yağan sağanak yağmur yüzünden sırılsıklam olduk yolda arkadaşımla. İkimizde yorgun, uykusuz ve açtık. Zaten günlerdir ne doğru düzgün uyuyor nede dinleniyordum. Bedenimin isyan bayrağını çekmesi an meselesiydi. Yolculuk bitip, son durağa varınca bir sigara yakıp, beklemeye koyulduk. Uzaktan bir araba göründü bizi almak için. Sigaraları atıp, atladık arabaya. Arabanın içinde kucaklaşmalar, sıcaklık ve kocaman bir neşe kucakladı bizi.

Hiç tanımadığım bir sokakta, hiç bilmediğim bi’ evin önünde buldum kendimi. İki hafta sonra düğünü olacak arkadaşım için kollarımı iyice sıvadım. İş çok vakit dar olunca herkes bir işin ucundan tutup koyuldu yardım etmeye. Öylesine yorulmuşum ki gece yarısından sonra kanepenin üzerinde uyuyakalmışım. Son hatırladığım yolculuğu birlikte yaptığım arkadaşımın vitrine dantelleri yerleştirirken “Ben dantel filan koymayacağım bu ne be amma uğraştık.” diye söylenmesiydi. Sabaha karşı arkadaşımın eli sırtımda “Didem” diye seslenişine uyandım.

“Hasta olacağım galiba.” dedim mırıldanır gibi.
“Çoraplarını yesinler senin” diye gülen bir yüzle baktı arkadaşım yüzüme. Yavaşça doğrulup, gözlerimi ovuşturmaya başladım. Benim cümleme bu kadar alakasız bir karşılık verince gülme aldı beni.

Yanılmamıştım sabaha hasta olarak uyandım.Sağ yanımda yatan arkadaşım “Hakikaten çok üzüldüm hastalanmana.” dedi. “Olsun. Uyuyunca daha iyi hissettim kendimi. Islandık ya ondan oldu sanırım.” dedim. Sol yanımda bizim yeni gelin yatıyordu. Uyandığı gibi ağlamaya başladı. “Her yanım ağrıyor.” diye bir mırıltı duydum sadece. Sağ yanımda ki arkadaşımla benden bir kahkaha çıktı. “Gülmeyin!” dedi ve kendiside hem ağlar hem güler vaziyette bize eşlik etti.

Bir kaç günümü daha önce hüzne sonra kahkahaya sarıp, zihnimde ki o tavan arasına attım ve yoluma devam ettim.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Kayıp Notlar (14)


Gözlerimi tavana dikmiş düşünüyordum. Aklımda yer yer lanetler yağdırdığım o çok sesli koronun müziği duyulmaya başlamıştı. Allah'ım o ne iğrenç bir sesti öyle! Beynime tırnaklarını geçirmiş, dimağımda derin çizikler oluşturuyordu. Hafifçe doğruldum ve gözlerimle odamın dört duvarını sessizce kolaçan ettim. 'Şimdi başımı çarpsam diner mi bu ses' diye geçirirken içimden, gözlerim duvara monte edilmiş saate takıldı. Takıldı, 'asıldı' ve öylece kaldı...

Zaman...

O kısacık gelen zaman ne çok şeyi yutuyordu içine. Dilime bir şekva hali düşecek gibiydi. Beni düşürmesinden korktum, sustum ve gözlerimi yumdum...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Kayıp Günlük Sayfaları(62)



Bir kahkaha çıkıyor benden.
Bir kahkaha daha...
O kahkaha benim mi?

Gökyüzü çıplak olmaktan utanmış olsa gerek geceyi geçiriyor üzerine…

Bir göz yaşı iniyor yanaklarımdan aşağı.
Bir damla daha…
O göz yaşı benim mi?


Bazen çok eskilere ait bi’şey aniden çıkıverir insanın karşısına. Belki bir nesne belki bir davranış belki de bir söz… Bu belkiler farklılık gösterirde duyulan his hep aynıdır; hiç değişmez… Önce irkilir insan sonra dolanır anılar akla. Öyle bir dolanır ki nefessiz kalan dimağ kalbi sıkıştırmaya başlar. En sonunda ise insanı durgunluk kaplar ve düşünceli bir hal çalar kapıyı.

Bazı günler kahpedir kızım! Önce güldürür sonra acı acı ağlatır.
Kahpe kahpedir! Direnmeye lüzum yok.
Bunu da olduğu gibi kabul et…

25 Nisan 2012 Çarşamba

Kayıp Günlük Sayfaları (61)



Sabahına kabusla uyandığım bir günün akşamında ağzımdan keskin ve vurgulu bir cümle çıkmıştı; “Gitmeliyim!”

Yanımda ki arkadaşıma dönüp “Hadi!” dedim. Önce şaşkın bir ifadeyle baktı yüzüme ve sonrasında “Nereye?” diye sordu. Gülümseyerek anlatmaya başladım. Anlattıklarım onu cezp etmiş olsa gerek düştü benimle yollara. Yanımda ne çok fazla nakit nede kalacağım yer için eşyalarım vardı fakat önemli olan bunlar değil, önemli olan gitmekti. Bundan sebep bir an bile tereddüt etmedim.

Yolda içim sordu bana, konuştu, anlattı…

Yine kaçıyordum. Bazen kaçmak, kalıp mücadele etmekten daha koladır. Bazen de kaçmalar insana bir nebze olsun nefes aldırtırdı fakat ben bunları dahi düşünemeyecek kadar yorulmuştum.

Sahi ben neden bu kadar yorulmuştum?

Etrafımda ki kalabalıktan mı, beni yalnız görüp yanıma yaklaşmaya çalışan erkeklerden mi, tükenmez gibi duran ısrarlardan yada ayağıma yapışıp beni geriye doğru çeken anılardan mı ?

Sahi neden?

Hepsi toplanınca kocaman bir ip olup beni boğmaya kalkmış sanki…

Sakin gibi dursam da özümde sakin olmayan bir yanım vardı benim! Ben o ipi keserim, kesemezsem boynumun yanmasını göze alır, yakarım…

Dedim ki kendime nefes almalı şimdi… Bir dost tüm sevgisiyle kucakladı bizi indiğimiz yerde. Geçmişte söz verdiği gibi deniz kenarına götürdü önce beni. Ben denizi seyredip sigaramı içerken o da beni seyre daldı. Yer yer ellerimi tuttu. Yer yer öptüm onu yanaklarından. Gecemizi sohbete sardık; sarıp sarmaladık.

Dönüşümde de yalnız bırakmadı beni. Sevdiği adamıda aldı yanına ve benimle düştü yollara. Yemyeşil bir yoldan geçtik, yolda eski bir çeşme başında mola verdik, çimlere değdi ellerim. Ellerimi o kadar heyecanlı görünce kalbim dedi ki

“Bir gün dokunabileceksin...”

Ellerimde kalbime dedi ki “Bir gün yeniden seveceksin.Hatta öyle çok seveceksin ki ben şu halimden daha heyecanlı bir şekilde dokunabileceğim…”

Tüm yaşam hücrelerim yenilenmiş gibiydi.

Ve yolculuk bitip, vardığımda dedim ki kuvvetlice “Yeniden, yine yeniden…”

20 Nisan 2012 Cuma

Kayıp Günlük Sayfaları (60)



Ben böyleydim işte; iki uç noktada gezinen, ara duyguları olmayan biri... Ya vardım ya yok. Ya 'hep'tim ya da 'hiç'... Tüm duyguları uç noktalarda yaşıyor olmak fıtraten verilmiş bir özellikti. Ne bunu yok edebiliyordum nede geçici süreliğine durdurabiliyordum. Uç noktalarda yaşamanın insanı bazen fazlasıyla yıprattığını düşünsem de, duyguları iliklerine kadar hissetmenin iyi bir şey olduğuna inanıyordum.

Bir dost vardık tanışmıştık.
Bir dost vardı henüz beni tanıyamamıştı...

Bir akşam üzeri hafif bir tartışmanın üzerine bir kaç cümle serpiştiriverdi. Önce ağzıma geldi bir sürü laf. Çıkmak için dudaklarıma asıldılar, parçalamaya kalktılar. 'Tut kızım' dedim kendime. Tüm lafları ağzımın içinde çiğneyip küçük lokmalar haline getirdim ve " Bu lafın üzerine çok şey söylenir de en iyisi susmak!" dedim.Ağlamaya başlamıştım fakat içimde bir yan ağlamaktan daha fazlasını istiyordu. Önce hafif bir rüzgar çıktı, sonra o ufacık rüzgar önüne ne gelirse savurmaya başladı. "Topla!" dedim bavulları kendime. "Yakıp, yıkacaksın burayı topla bavulları..." İçimde bir yan öylesine üzgündü ki rüzgarımı körüklüyordu.

Sonra ben gittim...

Ardımdan bir ses duydum; "Didem beni terk etti!" "Sevgilimden ayrılmış gibi hissediyorum..."

Sonra bir ses daha duydum; hıçkırık...

Göz yaşları onun gözlerinden taştı, gittiğim yerde ayaklarıma kadar geldi. Islanmaktan korkmadığım için paçalarımı kaldırmadım. Ayaklarıma gelmiş suya bir kaç damlada ben akıttım.

Sonra ona dönüp dedim ki "Merhaba... Şimdi gerçekten tanışmış olduk! Ya yanımda yürü yada hiç yürüme. Ben seni ne ardımda bırakırım ne önüme alırım. El ele yürürsen tamamım!"

8 Nisan 2012 Pazar

Kayıp Günlük Sayfaları (59)



Arkamdan bir ses duyuyorum. "Didem!" arkamı dönmek istemiyorum. Gözlerim dolu dolu. İsmimi tekrar edince duruyorum. Elini sırtıma koyuyor. "Ne oldu?" diye soruyor. Arkamı dönüyorum.

Gözlerimden yaşlar yanaklarıma doğru süzülüyor.
Süzüldüğü yerler önce ısınıyor sonra yanıyor...

"Kalp kırmaya değer miydi?" diye soruyorum. Gözlerimin içine bakıyor. Tekrar ona sırtımı dönüp yürümeye başlıyorum. "Dur! konuşalım." diyor. "Sonra... Şimdi konuşmak istemiyorum." diyorum ve yoluma devam ediyorum... Bindiğim arabada öyle bir ağlıyorum ki yanımdaki insanlar yüzüme bakıyor. Bense utanmıyorum bu halden. Utanılacak hallerin bunlar olmadığını çok öncelerde öğrenmişim...

Ertesi gün olup, gün öğleni buluyor...

"Böyle susacak mısın?" diye soruyorum. Sakinleşmiş, konuşmaya hazır olmuşum. "Ne yapayım?" diye soruyor. Yanındaki sandalyeye oturup,başımı onun göğsüne doğru yaslıyorum ve bir süre öylece kalıyorum. Kafamı kaldırdığımda gözlerinin kıpkırmızı olduğunu fark ediyorum.

Ağlıyor...
Öyle böyle değil!

Onu böyle görünce içimde bir yanın kavrulduğunu hissediyorum. "Seni seviyorum." diyorum. "Bende seni seviyorum. Sen benim için çok özelsin." diyor. Bir süre ağlıyor. O iri gözleri kan kırmızısına boyanıyor. Tekrar başımı onun göğsüne doğru yaslıyorum ve göz yaşlarının saçlarıma düşmesini, düşüpte süzülmesini seyrediyorum. Yeniden dostluk kurmak zormuş. Yeniden birini tanımak, ona kendini tanıtmak, birine alışmak, sevmek, sevip sarmalamak zormuş...

"Biliyor musun arabada ağlarken çok baktılar yüzüme..." diyorum.

"Çok mu ağladın?" diye soruyor.

"Ne zamandır ağlamıyordum. Çok mu dolmuşum ne sevgilimden ayrılır gibi değil, kocamdan ayrılır gibi ağladım." diyorum gülerek.

Gülmeye başlıyor ve gülerkende ellerini saçlarıma doğru götürüyor. Sözlerle açılan yaralar yine sözlerle kapatılıyor...